Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.4.16

Film: Eagle vs Shark

-Eagle vs Shark-
Dir: Taika Waititi
-2007-

Eagle vs Shark, toplum tarafından dışlanmış, asosyal diyebileceğimiz iki karakterin birbirleriyle tanışmasını konu alan bir film. 
Lily (Loren Taylor) hamburgercide çalışmaktadır, ve video oyun dükkanında çalışan Jarrod'a karşı uzaktan birtakım duygular beslemektedir. Bir iş gününde, öğle paydosuna dakikalar kala siparişini vermek üzere içeri Jarrod (Jemaine Clement) girer. Lily, büyük bir heyecanla Jarrod'la konuşmaya çalışırken; Jarrod, oldukça soğuk davranır. Lily'den hamburgercide çalışan Jenny'e, bu akşam atari oyun partisi yaptıklarını ve elindeki davetiyeyi ona ulaştırmasını ister. Ancak bu partiye katılmanın tek bir kuralı vardır: Partiye en sevdiğin hayvan kostümü ile gelmek. Filmimizin ismi de buradan gelir :)


Jenny partiyi aptalca bulup, davetiyeyi çöpe atarken, Lily ve abisi bu partiye gitmeye karar verirler.
Lily'nin atari oyunundaki başarısı Jarrod'u etkiler ve birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Bu arada Jarrod, yıllar önce lisede takıntılı olduğu çocuğu görmeyi ve onunla dövüşmeyi istemektedir. Bunun için Lily'le birlikte ailesinin yanına giderler. Lily, Jarrod'un kalabalık ailesiyle birlikte vakit geçirmeye başlar, ancak Jarrod Lily'e pek de sıcak davranmaz. Film ilerledikçe, ailedeki herkes Lily'i sevmeye ve benimsemeye başlarlar. Sonrasında da, iki ana karakterimiz arasında karşılıklı duygusal yakınlaşmaya şahit oluruz. 


Film Yeni Zelanda'da geçiyor ve bozulmamış doğasıyla izleyiciye tam bir görsel şölen sunuyor. Müzikleri ve sevimli stop motionları ile ortaya çok güzel bir film çıktığını düşünüyorum. Yer yer güldüren kısımlar olsa da, bazı repliklerde duygulandığımı belirtmek isterim. Ayrıca, filmin müzikleri, çok tatlı bir Yeni Zelanda'lı gurupla tanışmama vesile oldu. Önümüzdeki günlerimi "The Phoenix Foundation" dinleyerek geçireceğim :) Dinlemek için, tık tık.
Merak edenler için fragman, tık. 

Mutlu Günler*

13.4.16

Film: Neler İzledim? #2

Merhabalar!
Uzun zamandır izlemek istediğim, ama bir türlü elimin gitmediği filmleri izlediğim bir hafta oldu. Kısaca izlediklerimi özetledim, içlerinden izledikleriniz var mı, düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

-Juno-
Dir: Jason Reitman
-2007-


16 yaşındaki Juno hamile kalır ve bebeğini doğurup, onu çocuk sahibi olamayan bir çiftte vermek ister. Gazete ilanlarından, çocuğunu büyütecek ideal bir çift aramaya başlar. Bulduğu bir çiftle görüşür ve onları yakından tanımak ister. Aslında çok ciddi ve aynı zamanda üzerinde çok konuşulacak bir konu, ancak bu kadar eğlenceli işlenebilirdi. Juno'nun (Ellen Page) konuşmaları, giyiniş tarzı, müzik hakkındaki bilgisi ve bunu ifade ediş tarzı, dialogları o kadar güzeldi ki, keyifli vakit geçirmek için tam izlenesi bir film olduğunu düşünüyorum. 


-Only Lovers Left Alive-
Dir: Jim Jarmusch
-2013-


Bu filmi o kadar çok izlemeye karar verip sonrasında, izlemekten vazgeçtim ki.. Sebebi, karakterlerin vampir olduğunu okuduğumda, beğenmeyeceğimi düşünmem idi. Fakat bu filmdeki vampirlerimiz oldukça farklı. Tilda Swinton ve Tom Hiddleston'un müthiş uyumu, mekanların, edebiyata dair yapılan ince ayrıntıların ve efsane müziklerinin olduğu bir film çıkmış ortaya. Benim tek sıkıntım filmin süresinin gereksiz uzun olması oldu, yer yer boşluklar olduğunu düşünüyorum. İzlemek istemezseniz bile, soundtracklerini mutlaka dinleyin. Tık. Şahsen ben filmi izlediğimden beri her gün müziklerini dinler oldum.

-Moonrise Kingdom-
Dir: Wes Anderson
-2012-


Birbirinden güzel ayrıntılarla bezenmiş, yönetmenin yarattığı dünyasında rengarenk, kaybolunası bir film! İzci bir çocukla, hiç arkadaşı olmayan sorunlu diyebileceğimiz bir kızın birbirlerine aşık olup, kaçmalarını anlatıyor. Masalsı tatta, izledikten sonra insanın kendisini iyi hissettiği bir film Moonrise Kingdom. Film müziklerinin harika olduğunu da belirtmek isterim yine.

29.3.16

Film: C.R.A.Z.Y.

-C.R.A.Z.Y.-
Dir: Jean-Marc Vallée
-2005-


İçinde her türlü duyguyu barındıran filmlerden birisi benim için C.R.A.Z.Y.  Yer yer güldüren, aynı zamanda hüzünlendiren, müzikleriyle kendine hayran bıraktıran türden bir film. Şiddetle izlemenizi tavsiye ettiğim için biraz uzun bir inceleme yazısı yazmak istedim bu sefer.

Film, 1960 yılı Noel'inde, 5 erkek çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Zac'in hayatını anlatmakta.  Zac'in "Kendimi bildim bileli Noel'den nefret etmişimdir." demesiyle başlıyor film. Doğum gününün noelle aynı güne geldiği için kendini özel hissetmeyen ve diğer çocuklardan biraz daha büyük hediye 
almasıyla geçen sayısız noel kutlama sahnesi izliyoruz. Saçının arkasındaki bir tutam beyaz saçının olması ve küçük kardeşinin kucağına her 
aldığında susması, Zac'in bir tür özel yeteneği olduğunu düşündürttürür annesine. Diğer 3 erkek kardeşiyle hiçbir zaman anlaşamayan fakat babasıyla vakit geçirmeyi çok seven bir çocuktur Zac, ta ki kendisine "homo" denene kadar. Özellikle büyük abisi Raymond'un "homo" diyerek dalga geçmesi ve, babasının da Zac'de diğer oğullarında görmediği değişik davranışları görmesiyle Zac'den şüphe duymaya başlar. Zac'se her gece "lütfen öyleysem (homoysam) bile, öyle olmayayım" diye dua edip, yalvarmaya başlar. Ve filmin büyük çoğunluğunda, hemcinsine ilgi duyduğunu kendisine bile inkar edemez; ve "normal" olmak için çabalamaya başlar.
Filmde en önemli karakterlerinden birisi de Zac'ın babasıdır. En sevdiği albüm Patsy Cline'nin Crazy albümüdür, ne hoş bir tasadüftür ki C.R.A.Z.Y. beş erkek çocuğunun isimlerinin baş harfleridir.
Filmde defalarca dinleyeceğimiz Patsy Cline'nin Crazy'si tık. 
Filmde 6 yaşından itibaren gördüğümüz Zac büyüdükçe her karakter gibi değişimlere uğrar. Babasıyla, her ne kadar inkar etsede erkeklere karşı duyduğu duygular yüzünden kavga etmekte, sorunlu ve uyuşturucu bağımlısı abisi Raymond ile de anlaşmazlıkları sürmektedir. Zac'in hayatını nasıl şekillendireceğini, arkadaşlıklarını, ilişkilerini merak ederken bir yandan da "The Dark Side of the Moon" lu odasında dinlediği plaklara eşlik etme şansını yakalıyoruz ki, bence filmin en başarılı sahnelerinden.


David Bowie, Jefferson Airplane, The Cure, The Rolling Stones ve efsane Pink Floyd şarkılarıyla taçlandırılmış. Şarkıları dinlemek için tık tık. Film ve müzik geçişleri o kadar iyi harmanlanmış ki, belkide daha önce defalarca seyrettiğimiz  temada olan bu filmi, alışılagelmişin dışında ve keyifle sunmuş yönetmen bize. Aynı zamanda aile içindeki diyaloglar, ilişkiler, o kadar gerçekçi yansıtılmış ki, bu nedenle benim tekrar tekrar izlenesi filmler listeme girmiştir C.R.A.Z.Y.

Siz bu filmi izlediniz mi, merak etmekteyim. 
Mutlu Günler*

29.2.16

Fim: Neler İzledim?

Merhabalar!
Film izleyebilme odak sorunumu biraz da olsa kırdım, ve şurada yaptığım listeye sadık kalıp birkaç film izleyebildim. Fırsat bu fırsat bende izlediklerimi kısaca da olsa yazmak istedim. Aslında "The Lobster" haricinde izlediğim filmleri, konuları bakımından etkileyici fakat hissiyat ve konuyu işleyebilme bakımından zayıf bulduğumu belirtmek isterim. Sizin aşağıdaki filmlerden izledikleriniz var mı? Beğendikleriniz oldu mu?

-Me and Earl and the Dying Girl-
Dir: Alfonso Gomez-Rejon
-2015-


En büyük hobisi, en yakın arkadaşı Earl ile film çekmek olan Greg, annesinin komşularının aynı zamanda Greg'in okul arkadaşı Rachel'in kanser olduğunu söylemesiyle, onunla vakit geçirmeye başlar. İlk başta, annesinin sözünü dinlemek için Rachel'e yaklaşan Greg, gün geçtikçe Rachel'e bağlanır. Şiddetle tavsiye etmesemde, boş zamanda izlenebilir bir film olduğunu düşünüyorum.

-The Lobster-
Dir: Yorgos Lanthimos
-2015-


Son zamanlarda izlediğim, konusunu oldukça ilginç bulduğum ve oyuncuların altından çok başarılı kalktıklarını düşündüğüm bir film oldu The Lobster. Yalnız insanların bir otele kapatıldığı, onlara tanıdıkları süre zarfında kendilerine uygun bir eş adayı bulamazlarsa, kendi istedikleri bir hayvana dönüştükleri bir zamanda geçiyor film. Gönül rahatlığıyla izleyin!

-Room-
Dir: Lenny Abrahamson
-2015-


Olayın gerçek olma ihtimalini düşündükçe oldukça sarsıcı ancak, bunu sadece filmin ilk yarısında hissedebildim. İkinci yarısı daha güzel işlenebilirdi. 7 yıl boyunca küçücük bir odada hayatını devam ettiren anne ve çocuğunun kurtulmalarından sonraki hayata alışmaya çalıştıkları kısım benim için sınıfta kaldı. Film, En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar getirdi Brie Larson'a.

-45 Years-
Dir: Andrew Haigh
-2015-


Evliliklerinin 45. yılını kutlamaya hazırlanan bir çiftin hayatları aldıkları bir mektupla değişmeye başlar. Bunca yıl aslında birbirleri hakkında bilmedikleri birçok şeyin olduğunu fark ederler. Filmin sakin havasındaki Charlotte Rampling'in bakışları o kadar çok şey anlatıyor ki, oyunculuğu takdire şayan!

-Carol-
Dir: Todd Haynes
-2015-


İtiraf edeyim daha fazla etkilenmeyi bekliyordum. Konu, kostümler, oyunculuklar evet çok iyi ama, bana biraz içi boş ve yavan geldi. Orta yaşlarda evli ve kızı olan Carol'la (Cate Blanchett) tesadüf eseri tanıştıkları Therese (Rooney Mara) arasındaki ilişkiyi anlatıyor.


Sizin bu filmlerden izledikleriniz var mı? Beğendikleriniz oldu mu, neler düşünüyorsunuz, yazarsanız çok sevinirim.
Mutlu Günler*

3.1.16

İzlenecek Film Listesi

Merhabalar
Geçen yıl istediğimden çok az sayıda film izledim, bunun için yeni yılın ilk günlerinde merak edip izleyemediğim, birçok insanın beğenip tavsiye ettiği, ülkemizde 2015 yılında vizyona giren filmlerin listesini yaptım. Haftada en az iki tane izleyip, listemdeki filmleri bitirip yorumlarımı paylaşmak istiyorum. 



45 Years
Amy
Inside Out
Mad Max: Fury Road
Victoria
Youth
Sarmaşık
Carol
El Club
Citizenfour
Mistress America
The Salt of the Earth
Tangerine
Anomalisa
Son of Soul
The Lobster
Soutpaw
Ex Machina
Mia Madre
Phoenix
Steve Jobs
The Martian
The One I Love
Louder Than Bombs
The Look of Silence
The End of the Tour
Me and Earl and the Dying Girl
Mustang
The Diary of Teenege Girl


Sizin izledikleriniz var mı bu listede, ya da çok beğenip ilk önce izlemem gereken filmler hangileri? 
İyi Pazarlar*

20.9.15

Kitap - Film: Lolita



Uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı Vladimir Nabokov. Doğru zaman için beklettim ve bu yaz alabildim Lolita'yı elime. Daha önce Nabokov un hiç bir kitabını okumadığım için hem heyecanlıydım hem de ,ya sevmezsem diye bir korku da vardı içimde.

-Lolita-
Dir: Adrian Lyne
-1997-

Öncelikle Nabokov'un anlatımını gerçekten çok sevdim. Bazı tasvirleri o kadar ayrıntılı ve etkileyiciydi ki, okurken karakterleri kafamda çok rahat canlandırabildim ve onlara daha kolay bağlandım. Bazı bölümleri saymazsak, genel olarak sürükleyici ve özellikle sonlara doğru epey merak ettiriciydi. Hemen arkasına filmini izlediğimde, kitap ne kadar doluydu, film biraz yavan kalmış dedirttirdi. Bu arada Lolita'nın 1962 yapım  Stanley Kubrick ve 1997 yapım Adrian Lyne yönetmenliğinde olan iki versiyonu bulunmakta. Ben izlemek için 1997 versiyonunu seçtim.
Kitaptan birazcık bahsedecek olursak
Orta yaşlı dul bir Fransız olan Humbert Humbert dil profösürüdür. İşi için Amerikaya gelir ve kiracı olarak kaldığı evin sahibinin kızını ilk gördüğünde kalbi çarpmaya başlar. Evet, Dolares'le yani Lolita'yla tanışır. Aslında Lolitayı, çocukluk aşkı olan Annabel ile özdeşleştirir. Yıllar önce, Annabel talihsiz bir şekilde ölmüştür ve bu olaydan sonra Humbert, kendinden yaşça küçük henüz kızlara, kendi tabiriyle supericiklerine ilgi duymaya başlar.


Humbert, Lolita'ya yakın olabilmek için her şeyi göze alır. Lolita'nın annesiyle bile evlenir. Daha sonra Dolores'in annesi hayatını kaybeder ve Humbert artık üvey kızı Lolita ile bir yolculuğa çıkar. Farklı şehirlere gidip, otellerde kalarak vakitlerini geçirdikleri bu sürede Humbert; Lolita'ya saplantılı bir şekilde bağlanır ve Lolita'nın her yaptığını kontrol altına almak ister. Bu kısımdan sonrası bir hayli heyecanlı, sonu ise beni gerçekten üzerek bitmiştir.
Önyargılarla okunmaya başlandığında Humbert'e sinirlenip, kızmamız gerekirken bu his kitabı okurken bende oluşmadı. Hatta ilerledikçe, Humbert'e gerçekten üzülmeye başladım. Kitabı okuyanlar benimle aynı fikirde mi gerçekten merak ediyorum.


Filmi ise kitapla bir hayli uyumlu buldum. Kitabın dışına çıkmadan, çok da ayrıntıya girilmeden anlatılmış. Humbert gözümde canlandırdığımdan daha genç, Lolita ise vücut hatları bakımında bir hayli olgun çıktı. Ama Dominique Swain ( Lolita ) bence çok güzel canlandırmış, Kitaptaki Dolores'in şımarık tasvirleri cuk oturmuş karaktere.
Stanley Kubrick yapımını izleyenler var mı? Hangisini daha başarılı buldunuz? Düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.
Mutlu Günler!

19.9.15

Film : Before We Go


-Before We Go-
Dir: Chris Evans
-2014-

Uzun zamandır izlediğim her filmi şaşırtıcı şekilde beğeniyordum. Sinemada seyrettiğim Before We Go ise bu seriyi biraz bozdu sanırım. Genelde bir filmi izlemeden önce, izleyenlerin yorumlarını dikkate alıyorum, (blogda fikirlerimi paylaşmak da en büyük amacım) tabi herkese göre beğenip, beğenmemek değişiyor. Bu filme gitmeden öncede Before Sunrise / Before Sunset 'e çok benzetildiğini, filmin çok güzel olduğunu okudum. Daha bir hevesle gittim anlayacağınız. Ama benim hissettiklerim çoğunluğunun bir hayli zıttı. Bir kere Before Sunrise ve Before Sunset'teki gibi asla güçlü diyaloglar yoktu. Ethan Hawke ve Julie Deply'nin müthiş uyumu ve izlerken gün bitmesin, o ayrılık sahnesi yaşanmasın diye seyrettiğimiz o akıcılığı Before We Go'da yaşayamadım. İki ana karakter arasındaki uyum bana nedense bir türlü geçemedi. Kadın-erkek ilişkilerinin yansıtıldığı filmleri seviyorum ancak temeli sağlam diyaloglarla doldurulduğunda. Before We Go'da eksik bulduğum nokta bu oldu.


Kısaca özet geçecek olursak
Nick (Chris Evans) New York'a, ertesi gün yapılacak müzik seçmeleri için gelmiştir ve tren garında trompet çalmaktadır. Brooke (Alice Eve) ise neredeyse hayatındaki en kötü günü yaşamaktadır. Çantasını çaldırmış ve Boston'a gidecek son treni kaçırmıştır. Brooke trene yetişmeye çalışırken düşürdüğü telefonu gören Nick, telefonu Brooke'a vermesiyle tanışmaları başlar. Brooke evlidir ve ertesi sabah kocasından önce Boston'daki evine mutlaka ulaşması gerekmektedir bu nedenle Nick, Brooke'a yardım etmek için elinden geleni yapmaya çalışır. İlk başlarda haklı olarak Brooke, Nick'e pek güvenemez, fakat sonra New York sokaklarında turladıkça, Nick'e ısınmaya başlar. Saatler ilerledikçe, Nick ve Brooke'u daha yakından tanımaya başlıyoruz ve sonu seyirciye bırakılmış bir sonla karşılıyoruz.
Not: Bu arada film, Chris Evans'ın ilk yönetmenlik deneyimiymiş.
Siz bu filmi izlediniz mi, fikirleriniz neler merak etmekteyim!
Mutlu Günler*

14.9.15

Film: Müzik Temalı En Sevdiğim 5 Film!

Müzik temalı filmleri çok sevdiğimi daha öncede belirtmiştim. Bu postta da en sevdiğim 5 müzik temalı filmi toplayıp, çok fazla ayrıntı vermeden paylaşmak istedim.

1)  Rudderless
-2014-

Yakın zamanda izleyip, epey duygulandığım bir film Rudderless. Oğlunun ölümünün ardından, kariyerini bırakıp, sakin bir hayat yaşamaya başlayan acılı baba, oğlunun ölmeden önce yazdığı şarkıları ulaşmasıyla eline gitarını alır ve onun şarkılarını söylemeye başlar. Billy Crudup, babanın yaşadığı acıyı öyle gerçekçi yansıtıyor ki etkilenmemek mümkün değil. Baştan sona kendini izlettiren, harika soundtracklerden oluşan bir film.

2)  Begin Again
-2013-


Son zamanlarda izlediğim ve müzik temalı sıralamamda ilk 5'e giren bir film oldu Begin Again. İzledikten sonra kendinizi bir hayli mutlu hissettiren, bittiğinde tebessüm bıraktıran cinsten. Keira Knightley'in doğallığı, Mark Ruffalo'nun deli dolu çılgın halleri, biraz New York havası ve mis gibi müzik!

3)  Almost Famous
-2000-


Gene bir Billy Crudup filmi. Yıllar önce izleyip, çok sevdiğim bir film olmuştu. Aynı zamanda kendisi tekrar izlenecekler listemde. 70li yıllara gidiyoruz. Hemde bir rock grubuyla turneye çıkıyoruz. Enfes müzik, o dönemlerde yaşama isteğini tavan yaptıran bir film benim için Almost Famous!

4)  The Broken Circle Breakdown
-2012-


İzlediğim zaman tüm günümün mahvolduğu, çok hüzünlendiğim, film bittiğinde tam gazla imdb'de 10 puan verdiğim nadir filmlerden biridir. Beni "bluegrass" türüyle tanıştırdığı için de özel bir filmdir. The Broken Circle Breakdown'da birbirlerine tutkuyla bağlanmış bir çift, ve daha sonrasında kızlarının hastalığıyla yaşadıkları zor günlerini izliyoruz. Ama tüm bunlar olurken, uzun diyaloglar ve müzik bizi etkileyen kısmı oluyor.

5)  La Vie En Rose
-2007-


Hayat hikayelerinin konu edildiği filmler / kitaplar beni hep etkilemiştir. Edith Piaf''ın biyografisini daha önce okumadan izlemiştim filmi. Belki bu nedenle biraz daha fazla etkilendim birde Marion Cotillard'ın şahane oyunculuğunun etkisi büyük. 

Benim müzik temalı ilk 5 sıralamam bu şekilde. Daha listemde izlenecek ve anlatılacak çook film var. Hepsini paylaşmak dileğiyle! 
Not: Sizin önerilerinizi de ayrıca merak etmekteyim.
Mutlu günler!


7.8.15

Film Önerileri

Merhabalar!
Böyle bir başlıkla, daha önce inceleyemediğim, özet yazmakta biraz üşendiğim filmlerin içinden hoşuma gidenleri seçip kısa kısa yayınlamaya karar verdim. Önerdiğim filmler, sizinde haftasonu için keyifli vakit geçirmenizi sağlarsa ne mutlu bana!

Sunshine Cleaning
-2008-
Christine Jeffs


Çok sevdiğim, izledikten sonra hemen anneme izlettiğim bir film! İki kız kardeşin hayatlarına gidiyoruz. Kocasından ayrılmış, bir oğlu olan Rose (Amy Adams) mutlu olmadığı bir işte çalışmaktadır. Bir süre sonra, Rose ve kız kardeşi Norah (Emily Blunt) birlikte çalışmaya başlarlar, fakat yaptıkları iş çok da sıradan bir iş değildir. Son zamanlarda izlediğim en iyi dram diyebilirim. Gerek Emily Blunt gerekse Amy Adams o kadar güzel can vermişler ki rollerine. Bir yandan hüzünlendiren, bir yandan da gülümseten bir film. İzlemenizi şiddetle önermekteyim!


Clouds of Sils Maria
-2014-
Olivier Assayas


Bol diyaloglu bir film. V (Kristen Stewart), 40'lı yaşlarına yaklaşmış Maria (Juliette Binoche)'nın asistanlığını yapmaktadır. Maria, 20li yaşlarında oynadığı oyunu, yeniden canlandırmak için çalışır. Ancak bu sefer, başka bir karakteri canlandırması istenir. Bunu yapmaya çabalarken V ile Maria'nın uzun sohbetlerini, doğa yürüyüşlerini izliyoruz. İzlenesi bir film.


While We're Young
-2014-
Noah Baumbach


Beklentimi tam anlamıyla karşılamamış bir film aslında. Belki Ben Stiller faktöründen, belki yönetmen faktöründen, çok daha güzel bir film beklediğim için, bilmiyorum. Ama  bence pazar günü tamda kahvaltıyla gidecek olan bir film, kötü değil asla. Filmin konusuna gelirsek, orta yaşlarına gelen Josh (Ben Stiller) ve karısı Cornelia (Naomi Watts) kendilerinden yaşça küçük bir çiftle tanışırlar. Etraflarındaki arkadaşlarından sonra bu çiftle yaptıkları aktivitelerle kendilerini yenilenmiş hissederler. Sonrasında olayların rengi bir hayli değişir. Bundan sonrası sizin! 

*Mutlu Haftasonları*


6.8.15

Paper Towns



-Paper Towns-
Jake Schreier
-2015-

2013 yılında TÜYAP fuarına giderken, çoğu kızın elinde gördüğüm mavi poşetlerle tanıdım John Green'i. Oldukça popüler olan "Aynı Yıldızın Altında" herkesin konuştuğu bir kitap oluvermişti. Belki daha çok teenager kategorisinde olduğu için ve yaşıtım olmayan bir okuyucu kitlesine sahip olduğu için alıp okumak istememiştim. Geçen hafta cuma günü vizyona giren "Paper Towns" ise, başka bir film olmadığı için tercih ettiğimiz bir film oldu, sevgili John Green'le sonunda tanışabildim anlayacağınız.

Q (Nat Wolff), karşı dairede oturan, çocukluk aşkı Margo'yla (Cara Delevingne) büyüdükçe kopmaya başlar. Q'nun arkadaş çevresi daha çok ders çalışan, iyi bir koleje başlamak isteyen iki karakterden oluşurken, Margo ise oldukça asi ve okulun havalı tipleriyle vaktini geçirir. Quentin'nin kalbine gömdüğü aşkı Margo bir gece ansızın Q'nin odasına girer ve bu gece arkadaşlarından intikam almak için Q'nden yardım ister. Lise hayatı boyunca hiç macera yaşamamış Q için, Margo ile paylaşacağı bu gece onu oldukça etkileyecektir.


Ancak ertesi gün Margo esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolur ve Q onu bulabilmek için arkasında bıraktığı ipuçlarından yararlanır.
Q ve arkadaşları, Margo'yu aramak için yola çıkarlar. Tek istedikleri Margo'yu bulup, mezuniyet balosuna yetişebilmektir.

Kitabı okumadığım için kitap/film karşılaştırması yapamayacağım, ama elbette kitabı okuyanlar vardır, filmi nasıl buldunuz merak etmekteyim.
Zorunluluktan gitmiş olsak bile, hoş vakit geçirdiğimiz bir film oldu Kağıttan Kentler. Benim asıl mutlu olduğum nokta ise kağıttan kentin ne anlama geldiğini öğrenmek oldu. Filmden sonra araştırdığımda John Green'nin TED'de konuşmasına rastladım. Merak edenler videoyu izleyebilir.



11.7.15

Away We Go


-Away We Go-
Sam Mendes
-2009-

Abartısız filmleri seviyorum. İnsanın kafasının bir hayli yoğun olduğu dönemde, bu tarz filmleri izlemek beni rahatlatıyor. Away We Go ' da tam böyle bir filmdi. Uzun zamandır gözüme takılan afişiyle izlemeyi hep erteledim, sonunda izleyebildim.
Verona (Maya Rudolph) ve Burt (John Krasinki) otuzlu yaşların ortalarında, bebek bekleyen bir çifttir. Burt'un ailesi başka bir ülkeye taşınmaya karar verirler, bunun üzerine Verona ve Burt da yaşayacakları şehri /evi seçmek için bir yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukta, misafiri oldukları arkadaşlarını, çocuklarıyla olan iletişimlerini tanıma fırsatı bulurlar.


Arkadaşlarının çocuklarıyla olan iletişimlerini incelerken, aslında gelecekteki çocuklarına nası davranmaları gerektiğine de karar verirler. Çünkü çıktıkları bu yolculukta birbirinden farklı ilişkilere tanık olacaklardır. Benim en sevdiğim sahnelerden biri Maggie Gyllenhaal'ın oynadığı sahneydi! Neden bilmiyorum ama, bu kadına uçuk/kaçık bir nevi sistem karşıtı hatun rollerinin çok iyi gittiğini düşünmekteyim. 


Durağan bir film olmasına karşın, filmdeki diyaloglar oldukça sağlamdı. Bu nedenle izlerken insanı hiç sıkmıyor, karakterleri daha iyi anlamaya, Verona ve Burt'ün ilişkilerinin bir parçası olmaya başlıyorsunuz. Kesinlikle tavsiye edebileceğim bir film oldu. 


Ve gelelim filmin soundtracklerine. Film sayesinde Alexi Murdoch ile tanıştım. Soundtrackler de filmin dokusuyla bir o kadar uyumlu, film bitiminde kesinlikle edinelisi biçimden. 
Dinlemek için tık.


Mutlu günler!

10.7.15

Once



-Once-
Dir: John Carney
-2006-


Kulaklarımın pasının silindiği filmleri öyle seviyorum ki! Böyle filmlerin ardından, soundtrack albümlerini defalarca bilgisayardan dinleyip, daha sonra telefonuma atıp, yatmadan önce tekrar tekrar üstünden geçiyorum. Başlıktan anlaşıldığı üzere 2006 yapımı Once filmini izledim. Bu filmi lisedeyken, korsan film satan bir cd ciden alıp, koşarak eve gelip dvd ye  koyup, görüntü kalitesinin kötülüğü karşısında ve eksik altyazısıyla, ( o zamanlar ingilizcemin yerlerde olduğunu düşünürsek) izleyemeden kapattığım bir film olmuştu. Yıllar sonra aklıma tekrar gelip, indireyim dedim, iyiki de izlemişim!
Filmi kısaca özetlemek gerekirsek.. İrlanda'da bir adam gündüzleri elektrik süpürgesi tamir edip, akşamları sokakta gitar çalıp söylerek hayatını geçindirmektedir. Şarkısını çaldığı bir akşam sokak satıcılığı yapan Markéta kendini dinlemekten alı koyamaz ve sonrasında sohbete başlarlar.


Sohbetlerinde, müzik hakkında konuşacakları oldukça fazladır. Glen'in yaptığı diğer besteleri merak eden Markéta ise dinlediklerini çok beğenir. Fakat Glen kötü zamanlar geçirmektedir, doğrusu aşk acısı çekmektedir. Bu şarkılarına da yansır, ve eski kız arkadaşını görebilmek için kayıt yapıp, Londra'ya gitmeye karar verir. Yapacağı kayıtta Markéta'nın rolü oldukça büyüktür. Kısıtlı imkanlarla, piyanoda çalıp Glen'e eşlik ederek, harika bir iş çıkarırlar. 



Bizede bu güzel filmin müziklerinin tadını çıkarmak kalıyor. Ben en sevdiklerimi alttaki linklerde paylaştım. Umarım sizinde hoşunuza gider!

Markéta Irglova'nın "If You Want Me" bu şarkı uzun süre benle olacak galiba.

Buradaki Glen Hansard'ın çığlıkları, beni kendisinin gerçekten yaptığı diğer albümlerini dinletmeye teşvik etti. Meğer adamın gerçekten sağlam şarkıları varmış!

Not: Uzun bir zaman önce gene John Carney'in yönettiği "Begin Again" 'i izlemiş ve oldukça beğenmiştim. Müzikle iç içe olan filmleri seviyorsanız, diğer bir önerim de Begin Again'i listenize almanız. Once'ın etkisi geçtiğinde, en kısa zamanda onun hakkında da bir yazı yazmak istiyorum.
Mutlu günler!

7.7.15

The Royal Tenenbaums


-The Royal Tenenbaums-
Dir: Wes Anderson
-2001-


Daha önce nasıl izlemedim dedirten bir Wes Anderson filmini paylaşıyorum sizinle. İzlerken Tenenbaums ailesinin bir parçası olmayı hissettiren, yer yer gülsenizde sonunda hüzün bırakan bir filmdi. The Grand Budapest Hotel' deki gibi gene içimizi ısıtacak renkler, ayrıntılarla bezenmiş iç mekanlar bu filmde de fazlasıyla mevcut.
Kimi insanlar Wes Anderson'nun tarzını çok beğenmesede, benim şiddetle önereceğim ve ikinci kez izleyebileceğim bir film oldu The Royal Tenenbaums.
Film, biri evlatlık olmak üzere, üç kardeşin, babaları Royal Tenenbaum'dan (Gene Hackman) ailelerinin boşanacaklarını öğrenerek başlar. İlk sahnede The Mutato Muzika Orchestra'nın enfes "Hey Jude" yorumuyla; film bizi içine almaya başlıyor. 


Baba Royal evden ayrılır ve uzun yıllar çocuklarıyla iletişime geçmezken, kardeşlerde kendi hayatlarını çizmişlerdir. Küçük yaştaki dahilikleri, hayatın getirdikleriyle karamsarlığa ve başarısızlığa dönüşen kardeşler yıllar sonra tekrar çocukluklarının geçtiği evde yaşamaya başlarlar. Bu filmde, kendisini zaten fazlasıyla sevdiğim Ben Steller (Chas Tenenbaum) kırmızı Adidas eşofmanları ve iki çoçuklu olarak karşımıza çıkar.


Güzeller güzeli Gwyneth Paltrow burada evlatlık olarak alınan Margot Tenenbaum olarak canlanıyor. Filmdeki tabiri caizse -cool-luğuna hayran kalmamak elde değil. 



Filmin soundtrackleri kesinlikle övgüyü hak eden cinsten. Bazı müzikler, sahnelerle o kadar güzel harmanlanmış ki.. Bunun örneği Luke Wilson'nun ( Richie Tenenbaum) fotoğraftaki performansı. 


Bir intihar sahnesine cuk diye oturacak Elliott Smith'in Needle In The Hay şarkısı. Dinlemek için tık tık.



Soundtrackleriyle ekrana bağlayan, tatlı ayrıntılarıyla ( Gyps Taksiler, Green Line Otobüsler) filmin bitiminde, ne güzel bir film izledim! gülümsemesi yerleşiyor insanın yüzüne. 


Alttaki soundtrack ise bu film sayesinde dinleyip, oldukça beğendiklerimin arasına girdi. Nico - These Days.  Keyifli Dinlemeler.